23 Haziran 2016 tarihinde İngiltere’de yapılan tarihi referandumda halkın çoğunluğu Avrupa Birliğinden (AB) ayrılma yönünde oy kullanmıştır. AB’de kalmayı savunan Muhafazakar Partili Başbakan David Cameron, referandum sonuçlarının açıklanmasından sonra istifa ederek parti liderliğini ve Başbakanlığı  partisinin tercihlerine uygun olarak Theresa May’e bırakmıştır.
 
Birleşik Krallık halkının vermiş olduğu ayrılma kararıyla AB’nin artı ve eksileri üye devletler arasında pratik anlamı ile tartışmaya açılmış ve “Birleşik Avrupa” ideali yara almıştır. Bu noktadan sonra yalnız Birleşik Krallıkta değil AB’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve AB’nin bütünlüklü çıkarları yerine ulusal çıkarlar ve buna bağlı olarak pragmatik değerlendirmeler ağırlık kazanmaya başlayacaktır. Nitekim Fransa, Hollanda ve İtalya dâhil bazı AB üyesi ülkelerde bu yönde tartışmalar başlamıştır.
 
İngiliz halkının bu kararı almasında etken olan başlıca nedenlerin aşağıdakiler olduğu anlaşılmaktadır:  
  • AB'nin dört özgürlükler diye adlandırılan serbest dolaşım, yerleşim, ikamet ve iş kurma politikasının yarattığı göçler sonucu İngiltere'nin demografik yapısının ve sosyal dengelerinin olumsuz etkilenmesi; Birleşik Krallık vatandaşları arasında işsizliğin artması;
  • İngiltere’nin AB ile mali ilişkilerde yılda ortalama 7 milyar avroluk zarara uğraması;
  • İngiltere’nin AB ülkeleriyle ticaretinde giderek artan oranda açık veriyor olması (İngiltere 78 milyar avro açık verirken Almanya 44 milyar avro fazlalık veriyor);
  • İngiltere’de yerleşmiş parlamenter demokrasi geleneği, ilkeleri ve uygulamaları yerine AB’de bürokrasinin hâkimiyet kuruyor olması; bu uygulamanın İngiliz geleneklerine göre anti-demokratik oluşu;
  • AB’nin izlediği ulusal egemenliği kısıtlayıcı ve hükmedici yaklaşım/uygulamaların İngiltere’nin yaşamsal konularda bile bağımsız karar alma olanaklarını giderek daraltması;
  • AB bürokrasisinin yüksek maliyeti (Avrupa Parlamentosu Üyesi Daniel Hannan’a göre 1000’den fazla Eurocrat İngiltere Başbakanı David Cameron’dan fazla kazanıyor ve ciddi imtiyazlara sahip), AB’nin Brüksel’de yeni bir aristokrasi sınıfı yaratmakta olduğu iddiaları.
 
Yukarıdakilere ilaveten:
  • Gelişmekte olan ülkelerin küresel gayrı safi milli hâsıla içindeki payları artarken AB’nin payının 1973’te %36’dan 2015’te %17’ye gerilemesinin AB’ye karşı beklentilerin ve güvenin yıpranmasında etken olduğu anlaşılmaktadır. Bilindiği üzere başta Akdeniz’i çevreleyen üye ülkeler ve Orta Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok AB üyesi kronik ekonomik ve mali kriz içinde bulunmaktadır. Kriz içindeki bu ülkelerin sürekli desteklenmesi/sübvanseye edilmesi tepki doğurmaktadır.
  • Kayıtlara göre Brüksel’de müşterileri adına 25,000 civarında lobici çalışmaktadır. Transparency International’a göre ise 2015 yılının ilk yarısında sadece Microsoft, Shell ve ExxonMobil kendi şirket çıkarlarını gözetmek ve bunu AB politikalarına yansıtmak için şirket başına 4.5 milyon avro harcamıştır. Şirketler ve diğer kurumlar yanında devletler de kendi çıkarlarını gözetmek için Brüksel’de ciddi lobicilik faaliyeti içindedir. AB kurumları içinde kapalı kapılar ardında bu lobiciler aracılığı ile al-ver’lerin ve pazarlıkların yürütüldüğü “comitology” adı verilen bir mekanizma vardır. Bu mekanizma içinde maalesef haklıların değil güçlülerin etkisi daha fazladır.  
Tabii ki bu tarihi kararın İngiltere üzerinde kısa ve uzun vadeli etkileri olacaktır. Kısa vadede değişen koşullara ayak uydurup yeni ilişkiler/düzenlemeler geliştirinceye kadar İngiliz ekonomisi ve para birimi sıkıntılı bir dönem geçirecektir. Ancak bu dönemin sonunda İngiltere’nin kendi ulusal çıkarlarına ve mukayeseli avantajlarına uygun politikalar geliştirerek ekonomisine yeni bir ivme kazandırması beklenmektedir. Bu kapsamda İngiltere’nin gerek AB gerekse diğer ülkelerle her alanda yeni ve bağımsız düzenleme/ilişkiler geliştirmesi söz konusu olacaktır. Diğer yandan ciddi bir olumsuzluk olarak referandum ‘da AB'de kalmaktan yana oy kullanan İskoçya ve Galler’de bağımsızlık eğilimlerinin güçlenmesi ve yapılacak yeni referandumlarla  Birleşik Krallıktan ayrılmaları söz konusu olabilecektir.  
 
İlk aşamada AB'nin Lizbon Antlaşmasının 50. maddesine göre Birleşik Krallığın üyelikten ayrılma müzakerelerinin başlaması gerekmektedir. 2 yıl sürmesi öngörülen bu müzakereler sonucunda AB-Birleşik Krallık ilişkileri yeni esaslara bağlanacaktır.
  
Diğer ülkeler gibi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yetkililerinin de Kıbrıs Türk halkının hak ve çıkarlarını en iyi şekilde gözetebilmek maksadı ile Brexit olayını objektif bir değerlendirmeye tabi tutmasına ve bundan çıkarılabilecek dersleri belirlemesine ihtiyaç vardır.
 
Rum tarafının Kıbrıslı Türklere dayatmaya çalıştığı dört özgürlükler AB içinde tartışma ve hatta AB’den ayrılma nedeni haline gelmiştir. Önümüzdeki dönemde bu konu AB’nin daha da yoğun şekilde gündemini oluşturacak ve başta serbest dolaşım olmak üzere bu özgürlüklerin bazılarına  büyük olasılıkla sınırlamalar getirilecektir. Diğer yandan AB kurumlarında büyük olasılıkla “demokratikleşme” reformları gerçekleştirilecektir.
 
Rum tarafının nüfus, ekonomik güç ve haksızca elde ettiği uluslararası statü avantajlarını dengelemek için Kıbrıs Türk tarafının olası bir ortaklıkta siyasi, ekonomik, sosyal ve hatta fiziki iç güvence olarak büyük önem verdiği iki kesimlilik ilkesinin içini Rum tarafı hep boşaltılmaya çalışılmıştır. İki kesimliliğin gözetilebilmesi ve Kıbrıs Türk Kurucu Devleti'nde BM tarafından da tescil edildiği şekli ile bariz nüfus ve mülkiyet çoğunluğunun korunabilmesi için bazı sınırlamalara/tavanlara ihtiyaç vardır. Rum tarafı bu sınırlamalara karşı çıkmakta ve AB üyesi bir ülke olarak AB’nin hiçbir norm ‘una ve özgürlüğüne sınırlama getirilemeyeceğini ileri sürmektedir. Rum tarafı ayrıca Kıbrıs adasında barış ve işbirliği için gerekli düzenlemelerin AB hukuku bakımından da geçerliliğini sağlayacak birincil hukuk statüsüne kavuşturulmasını reddetmektedir.
 
Kıbrıs Türk tarafının ısrarla üzerinde durduğu düzenleme/güvenceler sağlanamadığı takdirde AB Kıbrıs Türk tarafı için bir güvence değil bir tehdit haline dönüşecektir. Kaldı ki AB üyeliği bir devlet içinde bugüne kadar, Kıbrıs’ta da görüldüğü gibi, etnik ayrımcılık veya çatışmaya karşı bir güvence oluşturmamaktadır.  Sonuçta, Rum tarafının gerçekleştirmeye çalıştığı koşullarda, iki kesimliğin Kıbrıs Türküne siyasi, ekonomik, sosyal ve fiziki iç güvence sağlaması mümkün olmayacaktır.
 
Brexit sonrasında önümüzdeki dönemde büyük olasılıkla karşımıza iki Avrupa çıkacaktır. Bunların biri EUROZONE kurallarını tam uygulayıp bunun üzerine daha ileri bütünleşmeyi hedefleyecek bir “Çekirdek AB”, bunun dışında ise “Çekirdek AB” ile ulusal çıkarları doğrultusunda daha seçici ilişkiler geliştirecek ikinci grup Avrupa ülkeleri olacaktır. Büyük olasılıkla Akdeniz ülkelerinin de dâhil olacağı bu ikinci gruba  (şu anda Norveç ve İzlanda bu ikinci gruba örnek teşkil ediyor) ileride muhtemelen TC de dâhil olabilecektir.
 
AB’nin ve Avrupa’nın içinde bulunduğu bu değişim sürecini doğru okumadan, Kıbrıs’ta sürdürülebilir işbirliği ve iki kesimliliğin gereklerini göz ardı ederek Rum tarafının bastırmaları ve Espen Barth Eide’nin telkinleri sonucu geride kalacak dört özgürlüklerin sınırlamasız uygulanması temelindeki düzenlemelerin bizlere yaşamsal tehditler oluşturacağı ve maliyetler getireceği ortadadır.
 
1970’lerde İngiliz İşçi Partisinin güçlü liderlerinden Tony Benn yazdığı hatıratında Bakanlığı döneminde Brüksel’de Avrupa Komisyonunu ziyaretini anlatır. “Kendimi Roma’da bir köle gibi hissettim... Seçilmiş bir kişi olarak hesap verme sorumlulukları sınırlı ve benden daha fazla güce sahip insanlar arasında bulunma beni rahatsız etmişti” diye yazmıştır.
 
AB’nin Kıbrıslı Türklere ve kurumlarına karşı yıllardır uyguladığı ayrımcı ve küçük düşürücü politikalar ortadadır. Görevde bulunduğum dönemlerde gerek Kıbrıs’ta gerekse Brüksel’de AB yetkilileri ile yaptığım üst düzey temaslarda Tony Benn’in hissettiği rahatsızlığı hep hissetmişimdir.

M. Ergün Olgun
Cumhurbaşkanlığı Eski Müsteşarı ve Müzakerecisi