Özel Haber:
BEŞPARMAK GRUBU'NUN KIBRIS GÖRÜŞMELER SÜRECİNDE SON YAŞANANLARLA İLGİLİ DEĞERLENDİRMESİ
Bir süreden beri yoğunlaştırılmış bir formatta sürdürülmekte olan ve New York, Lefkoşa ve iki aşamalı olarak İsviçre'nin Mont Pelerin kasabasında yer alan görüşmeler süreci, Mont Pelerin'de geçtiğimiz Pazar ve Pazartesi günleri yapılan toplantıların ardından başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Liderler yaptıkları açıklamalarda bu başarısızlıktan karşılıklı olarak birbirlerini sorumlu tutmuşlardır.

Cumhurbaşkanı Akıncı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne dönüşünde yaptığı açıklamada, başarısızlığın nedenini, özetle, Kıbrıs Rum tarafının sergilediği “maksimalist” tutum ve ortaya koyduğu taleplerle Kıbrıs Türk tarafının müzakere gücünü "sıfırlamaya"  çalışması olarak göstermiştir. Sayın Akıncı bir yandan "böyle müzakere yapılamayacağını" söylerken, diğer yandan da Kıbrıs Türk tarafının masadan kaçmayacağını, görüşmeleri çökerten taraf olmayacağını ifade etmiştir.

Cumhurbaşkanı Akıncı'nın müzakerelerin bu şekilde sekteye uğramasının sorumluluğunun Kıbrıs Rum tarafında olduğu değerlendirmesine katılırken,    görüşmelerin hiçbir şey olmamış gibi kaldığı yerden devam etmesinin Kıbrıs Türk tarafı açısından sakıncalar doğuracağı; gelinen noktada, 48 yıldır sonuçsuz bir şekilde fasılalarla devam eden görüşmelerde söylenebilecek her şeyin söylendiği ve her türlü müzakere yönteminin denendiği; ayni şekilde federal bir çözüm arayışıyla ilgili sürecin gerek yöntem gerekse içerik açısından tükendiği; ve aynı metot ve yaklaşımları tekrarlayarak farklı sonuçlar almayı beklemenin beyhude olduğu değerlendirilmektedir.

Bu süreç içerisinde Kıbrıs Türk tarafı her türlü iyi niyeti göstererek ortaya çıkan  çözüm planlarını kabul ederken Kıbrıs Rum tarafı bunların tümünü reddederek görüşmeleri ucu açık bir şekilde sürdürmekteki amacının bir çözüm bulmak değil, Kıbrıs Türk halkını masada tutarken, 1963'te silah zoruyla gasp ettiği hükümet statüsünü sürdürmek ve bunun siyasi ve ekonomik avantajlarından tek yanlı olarak faydalanmaya devam etmek olduğunu fazlasıyla ortaya koymuştur.

Bu koşullarda görüşmelere hiçbir şey olmamış gibi bırakıldığı yerden devam etmek, sadece Kıbrıs Rum tarafının konuyu sürüncemede bırakma ve Kıbrıs Türk halkını  müzakere masasına tutsak etme stratejisine prim vermekle kalmayıp, son zamanlarda verilmiş olan tek yanlı tavizleri bir kez daha geçerli kılmak  ve karşı tarafın yeni taviz talepleriyle Kıbrıs Türk tarafını bu pozisyonlardan daha da geriletmesine olanak tanımak anlamına geleceği değerlendirilmektedir. 

Son dönemde Kıbrıs Türk tarafı, sürecin yavaş yavaş BM çerçevesinden AB çerçevesine kaymasına rıza göstermiş, bunun bir sonucu olarak da olası bir uzlaşıda sarih nüfus ve mülkiyet çoğunluğunun Kıbrıs Türk Kurucu Devleti'nde Kıbrıs Türk Halkı’nda, Kıbrıs Rum Kurucu Devleti'nde ise Kıbrıs Rum Halkı’nda olmasını öngören BM parametresini korumak yerine, "4 özgürlük", "yasal ikamet", "kalma hakkı"ve “özel bölgeler” adı altında zaman içinde Kıbrıslı Türkleri kendi Devletlerinde azınlığa düşürecek formüllere kapı açılmasına ortam yaratmıştır.

 Bunların en temel BM parametrelerinden biri olan iki kesimliliğin erozyona uğratılmasına ve zaman içinde anlamsız kılınmasına yol açacağı açıktır. Oysa Kıbrıs müzakerelerinin temel amacının üzerinde mutabakata varılan parametreler çerçevesinde siyasi eşit iki halkı yeni bir ortaklıkta uzlaştırmaktır ve sürdürülebilir bir uzlaşı aranıyorsa tüm ilgili tarafların bu uzlaşı parametrelerine uymak sorumluluğu olmalıdır.

Mülkiyet konusunda, Kıbrıs Türk tarafı, Rum eski mülk sahiplerinin haklarının öne çıkarılmasına yol açacak formüllere rıza gösterirken (oluşturulacak mülkiyet komisyonuna ilk yıl müracaat hakkının münhasıran eski mal sahiplerine verilmesi gibi), KKTC'nin verdiği belgelere/tapulara dayalı olarak mevcut kullanıcıların haklarını koruyacak bir karşılığı Kıbrıs Rum tarafından görmemiştir. Bunların yanı sıra "duygusal bağ" kriterinin de kabul edilmesiyle birçok mevcut kullanıcının mülkiyet hakkı belirsizliğe ve tehlikeye atılmış olmaktadır.

Nüfus konusunda dörde bir oranının kabul edilmesiyle, zaten AB vatandaşı olan her dört Yunan vatandaşının vatandaşlığına karşın bir Türk vatandaşının gelebileceği taahhüdünün, özde ırkçı ve Kıbrıs Türk tarafı aleyhine ayrımcı bir husus olduğunu; bunun yanı sıra KKTC’ye tamamen entegre olmuş ve yasal tüm gerekleri karşılama noktasına gelmiş insanlarımıza daha fazla vakit geçirmeden vatandaşlık verilmesinin bir insan hakları gereği olduğunu değerlendiriyoruz. 

Kıbrıs Rum tarafı dönüşümlü başkanlığı henüz kabul etmemişken, Kıbrıs Türk tarafı, iki toplumluluk açısından çok sakıncalı ve mevcut koşullarda uygulaması pratik zorluklarla dolu olan çapraz oy formülünü kabul ettiğini açıklamıştır.
Mont Pelerin'e giderken toprak konusunun görüşüleceğinin ve bu konunun güvenlikle olan bağlantısının bilinmesine ve harita ve rakam boyutlarının en son aşamada görüşüleceği konusunda mutabakat bulunmasına karşın, Kıbrıs Rum tarafı Yunanistan'la işbirliği içinde garantileri toptan reddederken, Kıbrıs Türk tarafı, Kıbrıs Rum tarafıyla yüzdelik ve rakam pazarlığı yapmıştır. Bunu yapmakla da elimizdeki en büyük koz olan toprak konusunda çok riskli bir açılımda bulunmuş, Kıbrıs Rum tarafı ise bu konudaki katı tutumunda ısrar etmiştir. Nitekim, Rum lider Anastasiades 11 Şubat 2014 Ortak Açıklamasında yer bulan başlıkların bir biri ile bağlantılı olduğu ilkesine rağmen Kıbrıs'a dönüşünde toprak konusunun güvenlikle bir ilgisi bulunmadığı iddiasını sürdürmüştür.

Yukarıdaki gelişmeler, gösterdiği bütün esneklikler karşılığında Kıbrıs Türk tarafının öngörülen uzlaşı parametreleri çerçevesinde Kıbrıs Rum tarafından karşılık olarak neler aldığı sorusunu gündeme getirmektedir.

Kıbrıs Rum tarafının, Mont Pelerin'deki görüşmelerde dönüşümlü başkanlık, karar alma süreçlerine etkin katılım vemevcut kullanıcının tanımlanması gibi kendisinin adım atması gereken konuları, ancak istediklerini aldıktan sonra ve ileri sürdüğü ön şartlar çerçevesinde ele alabileceği anlamına gelen bir yaklaşım sergilediği anlaşılmaktadır. Rum tarafı, yine bu çerçevede, bizim için yaşamsal önem arz eden güvenlik konusunu toprak konusundan ayırmaya çalışmakta, görüşülmesini dahi ötelemektedir. Rum tarafının bu konuları ancak istediği her şeyi aldıktan sonra ele alabileceği anlamına gelen bu yaklaşımın, en hafif tabiriyle bir “aldatmaca” ve olması gereken karşılıklılık anlayışına da ters düşmekte olduğu değerlendirilmektedir.

Özellikle, Kıbrıs Türk tarafı elindeki en güçlü koz olan toprak konusunda adım atıp açılım yaparken, Rum tarafının 5'li toplantı konusunda bir tarih saptanmasını reddetmesi, 2. tur Mont Pelerin görüşmelerinde Kıbrıs Türk tarafınca izlenen stratejinin yanlış ve etkisiz olduğunun açık bir kanıtıdır.

Rum tarafı ve Yunanistan’ın Mont Pelerin’de düşen maskesi ve  başta siyasi eşitliğimiz, iki kesimlilik, getirilecek düzenlemelere AB birincil hukuku zemininde hukuki kesinlik kazandırılması ve güvenlik/garantiler konularında almaya devam ettikleri pozisyonlar karşısında görüşmelere ucu açık bir şekilde bırakıldığı yerden devam edilmesinin kaçınılmaz olarak Kıbrıs Türk tarafı aleyhine sonuçlar doğuracağı ortadadır. Bu nedenlerle mevcut görüşmelerde takip edilmekte olan müzakere stratejisi ile  şekillenen federal çözüm format ve hedefinin kapsamlı bir analizinin yapılarak yeniden gözden geçirilmesinin/sorgulanmasının ve bu yapılırken alternatif çözüm şekilleri üzerinde fikir üretilmesi suretiyle halkımızın sonuçsuz bir sürece mahkûm olmadığının ortaya konmasının zamanının geldiği; yapılacak yeniden gözden geçirme ve değerlendirme sürecinde, görüşmelerin  seviyesinin düşürülmesi ve 2016 yılının sonu itibarı ile sürece kesin bir zaman takvimi konmasının, önümüzdeki dönemin sonuç alıcı olması bakımından elzem olduğu; aksi takdirde giderek anlamını yitiren "bu artık görüşmelerin son aşamasıdır" söylemlerinin hiç sonu gelmeyeceği değerlendirilmektedir.

Beşparmak Düşünce Grubuna göre federal bir uzlaşı hedefiyle on yıllardır süren görüşmeler süreci miadını doldurmuş; halkımızı dar bir hedef ve tek bir opsiyona hapsetmeye yönelik Kıbrıs Rum tarafının elinde bir enstrüman haline dönüşmüş;Türk tarafının gösterdiği tüm iyi niyet ile esneklik ve verdiği tavizler karşı tarafın tutumunu değiştirmeye yetmemiş, sadece Rum tarafının iştahını kabartarak yeni taleplerle karşımıza çıkmalarına yol açmıştır.

Masadan kaçan taraf olmamak, sürecin çökmesinin sorumluluğunu taşımamak kuşkusuz göz önünde bulundurulması gereken meşru bir kaygıdır. Ancak, ucu açık, sonuç alıcı olmaktan uzak olduğunu kanıtlamış bu süreci halkın gündeminde üst sırada tutmanın da çok yüksek bir bedeli olduğu ve bunun da beraberinde yüksek sorumluluklar getirdiği de değerlendirilmektedir.
Kıbrıs Türk Halkı’nın,   her sorunun çözümünü Kıbrıs meselesinin çözümünde arama psikolojisinden mutlaka kurtarılması gerekmektedir. İki taraf arasında uygun bir işbirliği ilişkisi geliştirme arayışları daha düşük/farklı bir seviyede devam etse bile, bu noktadan sonra tüm enerjinin öncelikle içte iyi yönetim/yönetişim, bunun gereklerinin pratik hayata nasıl geçirileceği ve ekonomimizin güçlendirilmesi/rekabet edebilirliğimizin artırılması konularına yoğunlaşması, buna paralel olarak, dışta sürdürülen temas, tanıtım ve lobi faaliyetlerinin yoğunlaştırılarak, yurt dışında yaşayan vatandaşlar, soydaşlar ve müttefiklerin sağladığı yüksek potansiyelden yararlanılması gerektiği değerlendirilmektedir.

Her konuda olduğu gibi, tüm bu çabalarımızda da Anavatan Türkiye ile yakın temas ve işbirliği içinde hareket ederek desteğinin devamını sağlamamız tabiidir.
BPDG
Anahtar Kelimeler

Yusuf KANLI | Eskiyle Güya Yeni Başlangıç…
Hadi gözümüz aydın. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ile “kimyası çok uyuşan” Nikos Anastasiades ikinci...

Haberi Oku