Özel Haber:
BPDG | Müzakere Sürecinde Ortaya Çıktığı Anlaşılan Düzenlemelere  İlişkin Beşparmak Düşünce Grubu Değerlendirmesi
Beşparmak Düşünce Grubu  (BPG)  olarak, Cumhurbaşkanı Sayın Akıncı'nın 15 Eylül 2016 tarihinde bazı Kıbrıs Türk basın mensuplarıyla yapmış olduğu söyleşi ve sonrasında yaşanan gelişmelere ilişkin kapsamlı bir değerlendirme hazırlamış bulunuyoruz.

Sürecin bu kritik aşamasında amacımız katılımcı demokrasi anlayışına uygun olarak müzakere sürecinin ve ortaya çıkan içeriğinin artı ve eksileri ile bütünlüklü ve rasyonel bir anlayışla tartışılıp değerlendirilmesidir.

Sayın Cumhurbaşkanı Akıncı gazetecilerle yaptığı söyleşide, mülkiyet konusunda ilerleme sağlandığını ifadeyle, buna örnek olarak bu başlıkta taraflar arasında tek belge oluşturulduğunu belirtmiştir. Bu husus yeni bir gelişme oluşturmakla birlikte Sayın Akıncı’nın daha önceki ifadeleriyle de teyit edildiği gibi bu belge içerisinde siyahla yazılmış mutabakat noktaları yanında kırmızıyla yazılmış Kıbrıs Türk pozisyonları ve maviyle yazılmış Kıbrıs Rum pozisyonları da bulunmaktadır ve birçok konuda mutabakat yoktur. Sayın Akıncı'nın en karmaşık konulardan birini teşkil eden mülkiyet başlığında ilerleme sağlandığına ilişkin sözleri son durumu yansıtıyorsa, akla bazı soruları getirmektedir. Örneğin;

     - İlerlemeden kasıt, mülkiyet sorunun çözümünde bireysel mülkiyet hakkının haklar sıralamasında öne çıkarılması mıdır? Bilindiği üzere, mevcut kullanıcıların hakları aradan geçen 42 yıl zarfında ve iki kesimlilik ilkesi ışığında eski mülk sahiplerinin haklarının önüne geçmiştir ve bu husus 5 Mart 2010 tarihli İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Demopoulos  v. Türkiye kararı ile de teyit edilmiştir. Dolayısıyla, ‘’ilerleme’’ ile söz konusu AHİM kararının gerisine düşülmüş ve Annan Planı'nda kabul gören taşınmaz mal ihtilaflarının birçoğunun özelliklerine göre daha toplu bir takas yöntemi ile çözümlenmesinden vaz mı geçilmiştir? Keza mülkiyet sorunun çözümünde oluşturulacak Mülkiyet Komisyonuna ilk yıl müracaat hakkının sadece eski mülk sahiplerine tanınması ve duygusal bağ kriterinin ağırlıklı olarak öne çıkarılması mevcut kullanıcıların haklarını belirsizliğe sokmayacak ve erozyona uğratmayacak mıdır?

     - Kıbrıs Türk tarafının mülkiyet başlığındaki pozisyonu KKTC Devleti'nin vermiş olduğu tapulara/belgelere mi dayanmaktadır? Yoksa Annan Planı'nda dahi kabul gören bu pozisyondan geriye mi gidilmiştir?

     - Rum Lider Anastasiades 22 Eylül 2016 tarihinde BM Genel Kurulunda yapmış olduğu açıklamada “Dört Özgürlüklerin” tüm adada sınırlamasız uygulanacağını ve buna göre Kıbrıslı Rumların Kıbrıs Türk Kurucu Devletinde serbestçe oturabileceğini, mülk edinebileceğini, iş yapabileceğini ve bazı siyasi haklardan yararlanabileceğini açıklamıştır. Yakın tarihinde çatışmalar ve travmalar yaşanan Kıbrıs şartlarında iki halkın yeni ortaklıklarının güven ve huzur içinde sürdürebilmesi için gerekli özel düzenlemelerin AB’nin birincil hukuku haline getirilmesinin engellemesi iki kesimlilik başta olmak üzere hem yaşamsal bazı ilkeleri/parametreleri hem de Kıbrıs Türk halkının güvence olarak gördüğü düzenlemeleri anlamsız kılacak bir sonuç doğurmayacak mıdır?

      - Mülkiyet konusunda yaygın bireysel zeminde Kıbrıslı Türklerin Komisyon ve Mahkemelere başvurmak zorunda bırakılmasının yaratacağı kargaşa ve belirsizlik, derin insani boyutu yanında, Kıbrıs Türk ekonomisine çok uzun yıllar telafisi güç bir darbe  vurmayacak mıdır?

Cumhurbaşkanı Sayın Akıncı isabetli bir şekilde olası bir çözümde yer değiştirmek zorunda kalacak Kıbrıslı Türklerin "bir tekinin bile mağdur edilmeyeceğini", toplumun sosyo-ekonomik yapısının bozulmayacağını ifade etmiştir. Taahhüt niteliğindeki bu sözlerin yerine getirilmesini diliyoruz. Mülkiyet düzenlemeleri, yeni yerleşim yerleri ve rehabilitasyon projelerinin finansmanı için Sayın Cumhurbaşkanımızın uluslararası toplumdan aldığını söylediği vaatlere ne ölçüde güvendiğini bilemiyoruz. Ancak 2004 yılındaki tecrübeden sonra, bırakın Kıbrıslı Türklere yapılan vaatlerin yerine getirilmesini, Avrupa Birliği'nin 26 Nisan 2004'te Kıbrıslı Türkler üzerindeki izolasyonun kaldırılmasına yönelik aldığı kararı dahi bütünüyle uygulamadığını önemle hatırlatmak isteriz.

Sayın Cumhurbaşkanımızın, KKTC vatandaşlığını elde etmiş kişiler yanında, burada ikamet etme ve çalışma izni bulunan insanların geri gönderilmeyeceği şeklindeki açıklamasını da isabetli buluyor ve benzer şekilde bir taahhüt olarak kabul ediyoruz.  Ancak, 220,000 vatandaş sınırlaması nedeniyle KKTC’ye kesintisiz 10 yılı aşmış sürelerle tamamen entegre olmuş ve çalışma hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmiş insanlarımızın akıbeti ve insan hakları ne olacaktır? Aynı şekilde, yurt dışında yaşayan çok sayıda Kıbrıslı Türkün olası bir anlaşma sonrasında Kıbrıs’a dönmek istemeleri halinde statüleri ne olacaktır? Olası bir kapsamlı anlaşma sonrasında ihtiyaç duyabileceğimiz ve devamlılık arz eden düz ve/veya kalifiye işçiler konusundaki durumun ne olacağı açık değildir. Türkiye ve Yunanistan'dan Kıbrıs'a gelecek insanların sayısına uygulanacak dörde bir oranı karşısında bu ihtiyaç nasıl ve ne şekilde karşılanacaktır? Yani bir işçinin Türkiye'den Kıbrıs Türk Kurucu Devleti'ne gelebilmesi için Yunanistan'dan 4 kişinin Güney'e gelmesini mi bekleyeceğiz?

Sayın Cumhurbaşkanı'nın nüfus konusunda verilmiş olan 220,000 ve 800,000 rakamlarının sabit olmadığını söylemesi de isabetlidir. Ancak, yapılan yayınlardan anladığımız kadarıyla, Kıbrıs Rum tarafının sabit kalmasını istediği bu rakamlar değil, dörde bir oranıdır. Türkiye ve Yunanistan'dan geleceklerin bu oranı değiştirmemesi şeklinde var olduğu söylenen mutabakat bunu hedeflemektedir. Bu da Kıbrıs'la derin tarihi, etnik, kültürel, insani ve ahdi bağları bulunan iki Anavatan ve Garantör ülkeden birisine karşı açık bir ayrımcılık oluşturmaktadır.

Sayın Akıncı, sohbeti esnasında Kıbrıs adası etrafındaki denizlerin altında yatan zenginliklerden de bahsetmiştir. Bu zenginliklerden her iki toplumun adil bir şekilde yararlanması ve bundan elde edilecek gelirin olası bir çözümün finansmanında kullanılması akıl ve mantık gereğidir. Bu nihai bir uzlaşıyı beklememeli, olması gereken ortaklık ruhu içerisinde bu konudaki işbirliği şimdiden başlamalıdır. Bu konuda Kıbrıs Türk tarafının geçmiş dönemde yaptığı iki yapıcı öneri bulunmaktadır. Sayın Cumhurbaşkanı'nın bu önerilerden hareketle güncellenmiş yeni öneriler sunmasını ve Kıbrıs Rum tarafını bu konuda zorlamasını bekliyoruz.

Ne yazık ki, Kıbrıs Rum tarafınca bu konuda bugüne kadar izlenen tek yanlı tutumun devam ettiğini ve yeni bir boyuta taşındığını esefle görüyoruz. Daha geçtiğimiz günlerde, Rum Maliye Bakanı Haris Georgiades, doğal gaz ve petrolden 12 yıl içerisinde elde edilmesi beklenen yıllık 500-600 milyon Euro civarındaki gelirin yüksek bir bölümünün, "kamusal borç" dediği Kıbrıs Rum tarafının borçlarının azaltılması için kullanılacağını, geriye kalanının ise gelecek nesillere harcanacağını açıklamıştır. İki tarafa da ait olduğu herkesçe kabul edilen ortak bir kaynağın bu şekilde tek yanlı ve keyfi kararlarla kullanılacağının açıklanması, geleceğimizi ipotek altına almak anlamına gelip kabul edilemez.

Sayın Cumhurbaşkanımızın dönüşümlü Başkanlığı olmazsa olmazımız olarak ortaya koymasını isabetli bulmakla birlikte, siyasi eşitliğin bir gereği olan bu konuda mukabil taviz verilmesini doğru bulmuyoruz. Tartışmalı bir konu olan ve bugünün değil ancak geleceğin bir uygulaması olabilecek çapraz oy konusunu Kıbrıs Türk tarafının peşinen kabul etmesini yanlış ve zamansız buluyoruz. Karşılıklı güvenin henüz tesis edilmediği, lisan sorunu yanında pratik ve siyasi zorlukların bulunduğu, Kıbrıs'ın özel koşullarında çapraz oyun belli bir ideolojiye sahip partilere haksız avantaj sağlayacağı ışığında, bu konuda atılmış olan adım birtakım risk ve sakıncaları da beraberinde getirecektir.

Garantiler konusuna gelince, Rum toplumunda hakimiyetçi zihniyetin hüküm sürdüğü, iki taraf arasında güvensizliğin devam ettiği ve olası bir federal ortaklığın sürdürülebilirliğinin kanıtlanmadığı koşullarda, Kıbrıs Türk tarafı için kanıtlanmış yaşamsal önem arz eden garantiler konusunun tartışmaya açılmasını çok büyük bir hata olarak görüyoruz. Cumhurbaşkanı’nın koşulların değiştiğine ve yeni koşullarda bizlere güvence olarak iki kesimlilik ve kendi polisimiz olacağına dair açıklamasını ise yetersiz güvenceler olarak görüyoruz. Hakimiyetçi zihniyet ve terörle bugün dünyanın küresel güçleri bile başa çıkamamaktadır. BM Genel Sekreteri, Eylül 2016 BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada günümüzde güvenliğin en öncelikli ve en karmaşık konuların başında geldiğini ifade etmiştir. Kıbrıs’ta 1974 yılından beri Garanti ve İttifak Antlaşmalarının sağladığı caydırıcılık sayesinde devam eden çatışmasızlık/güvenlik ortamını tehlikeye atacak adımların sorumluluğu hafife alınmamalıdır.

Ne yazık ki Rum tarafı ve Yunanistan’ın kendi hakimiyetçi hedeflerine ulaşabilmek için garantilerin tamamen ortadan kalkması şeklindeki kırmızı çizgileri devam etmektedir. Nitekim bu konudaki katı tutumunu sürdüren Kıbrıs Rum tarafı, "5'li" ibaresini dahi kabul etmemekte, "çoklu konferans" ibaresini tercih etmektedir. Bu bir tesadüf veya kelime oyunu olmayıp, Kıbrıs Rum tarafının "çoklu konferans" adı altında AB, BM ve Güvenlik Konseyi Daimi Üyelerini, hatta sözde "Kıbrıs Cumhuriyeti"ni de güvenlik ve garantiler başlığının görüşülmesi sürecine dâhil etme çabasından başka bir şey değildir.

Sayın Cumhurbaşkanı ve ekibi, Rum tarafının dengeyi bu şekilde kendi lehine değiştirmeye çalıştığının muhakkak farkındadır. Dolayısıyla, "beyin fırtınası" veya herhangi başka bir görüntü altında Rum tarafının bu hayati konuyu yanlış zaman ve formatta tartıştırmasına müsaade edilmemeliydi. Halkımızın Türkiye'nin garantisi dışında alternatif önerilere itibar etmeyeceği bir gerçektir ve Sayın Cumhurbaşkanı'nın Rum tarafının bu konuda yapmış olduğu yazılı öneriyi reddetmesi yerindedir. Ancak işlerin bu noktaya gelmesinin nedeni, baştan beri bu yaşamsal konuda gerekli kararlılığın gösterilmemesi ve ikircikli mesajlar verilmesidir. Adadaki İngiliz üslerine dahi ses çıkarmayan Kıbrıs Rum tarafının garantileri "çağdışı" ilan etmesi, samimiyetten uzak, art niyetli bir tutum ve davranıştır. Buna itibar edilmemeli, Türkiye'nin etkin ve fiili garantisinin olmazsa olmazımız olduğu hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya konmalıdır.

Toprak konusunun, harita ve rakamlar itibariyle en son ele alınacak bir konu olduğu hususundaki mutabakat ortada dururken, Kıbrıs Rum tarafının gerek basın yoluyla gerekse masada çeşitli talepler ve ön koşullar öne sürmesi; bu bağlamda "Güzelyurt verilmezse çözüm olmaz", "Annan Planı'nın ötesinde toprak tavizi gerekir" şeklindeki söylemleri; eskiden Rum nüfus yoğunluğu olan bölgelerin iadesi ve KKTC kıyı şeridinin önemli ölçüde azaltılması talepleri; 100 bin Rum’un Kıbrıs Rum idaresinde geri dönmesi, 60 bininin ise Kuzey'e geri dönmeye hak kazanması şeklindeki iddiaları, harita ve rakam konuşmak değil de nedir? Umarız bu maksimalist talep ve iddialara masada gerekli yanıt verilmiştir ve verilmektedir. Ancak, algı ve baskı yaratmaya yönelik bu tür iddialar karşısında Cumhurbaşkanlığı'nın kamuoyu önünde de gerekli yanıtları vermesi gerektiğini düşünüyoruz.

"Suçlama oyununa girilmemesi" mülahazasıyla bugüne kadar bu konuda sessiz kalınması veya yeterli yanıtların verilmemesinin sakıncalarını geçmiş değerlendirmelerimizde de halkımızın dikkatine getirmeye çalıştık. Bu konuda Cumhurbaşkanlığımızın halkımızın önemli bir kesiminin beklentilerine daha duyarlı davranmasını bekliyoruz.

Kıbrıs Rum Lideri Anastasiades'in, New York'ta BM Genel Sekreteri'nin de katılımıyla 25 Eylül'de yapılacak olan 3'lü zirveden önemli bir sonuç elde edilmemesi için girişimler yaptığı anlaşılmaktadır. Gerek yapılan açıklamalardan gerekse Kıbrıs Rum tarafının garantilerin de görüşülebileceği 5'li toplantıyı reddetmesinden ortaya çıkan sonuç budur. Genel Sekreter'in Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Eide'nin bile bugüne kadar 2016 yılı içerisinde çözüm hedefinden bahsederken, şimdi 2017 yılının "Haziran ayı içerisinde bunun gerçekleşeceği konusunda iddialı olmadığını" ancak bunun "mümkün olduğunu" söylemesi, BM'nin Rum tarafının oyalama ve ayak sürüme taktikleri karşısında ne kadar çaresiz kaldığını göstermektedir.

Bu durumda, daha fazla vakit kaybetmeden, iki kesimli, iki toplumlu federal çözüm arayışlarının 2016 yılı hitamında son bulacağı, başarısızlık halinde alternatif çözüm arayışlarının gündeme geleceği uluslararası topluma açıklıkla duyurulmalı ve böyle bir olasılık karşısında önümüzdeki imkân ve seçeneklerin ne olduğu konusunda çalışmalar hemen başlatılmalıdır.
 

Not: “Beşparmak Düşünce Grubu” Kıbrıs Türk Halkını ve Devletini ilgilendiren yaşamsal konularda düşünce üretmeyi ve ürettiği düşüncelerin yaşama geçirilmesini amaçlayan, herhangi bir siyasi parti ile bağı bulunmayan ve çalışmalarını gönüllülük temelinde yürüten bağımsız bir sivil toplum inisiyatifidir.
Üyeleri arasında eski siyasetçiler, eski devlet görevlileri, iş insanları, basın mensupları ve akademisyenler bulunmaktadır.

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Yusuf KANLI | Eskiyle Güya Yeni Başlangıç…
Hadi gözümüz aydın. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ile “kimyası çok uyuşan” Nikos Anastasiades ikinci...

Haberi Oku