Siyaset:
ULUSLARARASI POLITIKA AKADEMISI | EMEKLİ BÜYÜKELÇİ HASİBE ŞAHOĞLU'NDAN KIBRIS SORUNUNA BİR BAKIŞ

Yanılmıyorsam 1988 yılıydı… Eşim adına T cetveli çıkmıştı. T cetveli, Rum kesiminde kalan malları veya Türk kesiminde olup yıkılan malları ve değer karşılıklarını gösteren tablodur. Eşim, Minareliköy’den 1963 yılında göçmen olmuştu. Rum saldırılarından korunmak için, evlerini, eşyalarını, anılarını geride bırakarak Lefkoşa’ya göçmüşlerdi. Köyden ayrılırken, eşim, çoğu insanların birbirlerine tavuklarına ve diğer hayvanlarına birkaç güne yetecek kadar yem koyduklarını anlattıklarını duymuş. Herkesin umudu bir-iki gün sonra sorunun çözüleceği ve evlerine dönecekleri şeklindeydi. Ancak köylerine ziyaret için gidiş dört yıl sonra ve temelli dönüş onbir sene sonra gerçekleşebildi. Minareliköy sakinleri köylerine gittikleri zaman, evlerin çoğunun yerle bir edildiğini, sağlam kalanların ise yağmalandığını gördüler. Eşimin evi de yıkılanlardan biriydi. Yeni inşa ettikleri ve keyfini süremedikleri  evlerinde taş taş üstünde kalmamıştı. Çocukluk anıları, resimleri, sevdiği eşyalar hepsi yok olmuştu. Ona karşılığında ne verilirse verilsin, belki de aynı duygusal bağı kuramayacaktı. Yine de yıkılan evine karşılık verilen puanın karşılığında Alsancak’ta bir arsa aldı. Oraya ev yapmağa karar vermiştik, o güne kadar orayı bakla ekmek için kullanan komşuya durumu bildirdik. Komşu ile ilk ve son konuşmamız bu oldu. Arsayı biz aldık diye, özellikle evin hanımı bize küstü. Halbuki öğrendiğimize göre, alabilecek durumları, yani puanları yoktu. Bu arsayı almak için nerdeyse 600 kişi müracaat etmiş, hasbelkader biz almıştık. Ben küslük sevmem, hep barıştan yanadır gönlüm. Aileme komşunun inadını kırabileceğimi ve onlarla dost olacağımızı söyledim. Bahçeye çıktığım zaman karşılaştık, “merhaba” dedim, başını çevirdi. Ertesi gün yeniden, başka bir gün yeniden, sonra yeniden denedim, olmadı… Bir gün baktım, bize taraf olan penceresini ördürüp kapatmış. O zaman anladım ki, ne kadar ısrar etsem karşı tarafın iyi niyeti ve isteği yoksa olmuyor. Vazgeçtim, aramıza çit ektim boyunu birbirimizi göremeyecek şekilde uzattım. O gün bugündür barış içinde yaşıyoruz ve aramızda problem çıkmıyor.

Bu günlerde Kıbrıs konusunu benim komşu ile olan ilişkime benzetiyorum. Kaç kez görüşme masasına dönüyor ve Rum tarafını her seferinde daha güçlü kılıyoruz. Başka seçeneklerimiz bulunduğunu ortaya koymadıkça, onlara mecbur olduğumuz hissini veriyor ve bizleri ezecek tavizler istemelerine sebep oluyoruz. Halbuki bence 1963’de ve 1974’de yaşananlardan sonra Kıbrıs Türkü 1960 öncesine dönmek istemez. Azınlık olmanın biraz üstünde verilecek haklar, Kıbrıs Türküne lütuf değildir. Rumların, egemenliği paylaşmak istemedikleri gazetelerde yayınlanan söylemlerinden apaşikar ortadadır. Ayrıca Ortodoks Kilisesi’nin etkisi, 1974’den sonra azalmamış, aksine artmıştır. Bu nedenle, Başpiskopos, Türklere % 25’den fazla toprak verilirse bu çözüm kabul edilemez diyebilmektedir.

Kıbrıs Türk halkı çözüm sürecinin uzamasından, sürekli sorunlarla karşılaşmaktan yorulmuş ve usanmıştır. Siyasiler, Kıbrıs çözüm sürecini iç politika malzemesi olarak kullanmaktadırlar.  Rum tarafı masada kalarak, bir yanda uluslararası arenada kendilerini haklı gösterme çabalarını başarıyla sürdürmekte, diğer yandan da Rum halkına Annan Planı’ndan çok daha iyi şartlarda anlaşma yapacakları umudunu aşılamaktadırlar.

Özellikle iki ortaklı federasyonların kuruluşunda taraflar arasında nüfus oranının çok farklı olmaması, ekonomik açıdan taraflar arasında uçurum bulunmaması, tarafların birbirinin siyasi eşitliğini ve eşit meşruiyetini kabul etmesi ve en önemlisi tarafların birbirine güvenmesi gerekmektedir.Kıbrıs’ta bu gerekliliklerin hiçbirisi mevcut değildir ve en önemlisi federal ortaklık müzakerelerinin son aşamasına gelindiği ifade edilen bir dönemde, hala iki halk arasında ciddi güven bunalımı yaşanmaktadır. 1990’lı yıllardan beri önce Amerika Birleşik Devletleri ve daha sonraları Avrupa Birliği tarafından desteklenerek finanse edilen iki toplumu kaynaştırma, güven yaratma için yapılan atölye çalışmaları da bu güveni sağlayamamış, hatta başarısız olmuştur. Güven olmayınca, olası bir çözümde 60.000 Rumun Türk tarafına yerleşecek olması halkımızı endişelendirmektedir.

Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi, yani Garanti ve İttifak Antlaşmalarının devamı, Kıbrıs Türk halkının olmazsa olmazıdır. 1963, 1974 yıllarında ve daha sonrasında yaşananlar, bu garantinin yerine Birleşmiş Milletler’e veya Federica Mogherini’nin “Avrupa Birliği en iyi garantidir” demesine rağmen AB’ne güvenilemeyeceğini göstermiştir. Kaldı ki, son zamanlarda Avrupa Birliği ülkeleri kendi kendi güvenliklerini bile terör olaylarından koruyamamaktadırlar. Bunun yanında, Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı alması (Brexit), Hollanda’nın aynı kararı alma aşamasında olması ve İtalya ile Avusturya’da Avrupa Birliği’ne üyeliğin tartışılır hale gelmesi, bu Birliğin geleceğinin de belirsiz olduğunu ortaya koymaktadır. Biz neden bu kadar Avrupa Birliği çığırtkanlığı yapıyoruz, bu nedenle, anlamıyorum… Halbuki bunun yerine ülkemiz standartlarını Avrupa standartlarına çıkartmaya çalışsak çok daha iyi olacaktır.

Şimdiye kadar BM şemsiyesi altındaki görüşmelerin temel amacı, siyasi eşit iki halkı yeni bir ortaklıkta uzlaştırma amacını güdüyor ve iki kesimlilik ilkesi uzlaşı parametrelerinden birisi olarak korunuyordu. Ancak şimdi Avrupa Birliği görüşmeler sürecine uzlaşılan ve kayıt altına alınan BM parametrelerini hiçe sayarak çözüm anlayışına yeni parametreler getirmiştir. “Dört özgürlük”, “özel bölgeler”, “yasal ikamet” gibi bir süre sonra iki kesimliliği ortadan kaldırarak Türk Halkını azınlık konumuna getirebilecek formüller ortaya çıkarılmıştır.

Her ülkenin kendine göre vatandaşlık verme kriterleri vardır. Bu kriterleri yerine getirenlere vatandaşlık verilmektedir. 1983 yılında kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de zaman zaman ülke lehine değiştirilen vatandaş yapma kriterleri mevcuttur. Halen bu kriterleri yerine getirerek vatandaş olabilme hakkını kazanan birçok insan sırada beklemektedir. Hal böyle iken, Kıbrıs Türk halkının nufüsunu 220.000 rakamıyla dondurmak, vatandaşlık verme hakkını her dört Rum’a karşı bir Türk olarak sınırlandırmak insan haklarını çiğnemek demektir.

Cumhurbaşkanımız Mustafa Akıncı’nın da dile getirdiği gibi, Kıbrıs’ta eğer bir anlaşmaya varılacaksa, bu anlaşmanın AB Birincil Hukuku olması gerekmektedir. Bilindiği gibi, tüzüklerin yasalara, yasaların anayasaya uygunlukları şarttır. Avrupa Birliği’nde de böyle kurallar vardır. Bu nedenle, Kıbrıs için yapılacak anlaşmanın ilgili düzenlemelerinin ileride Avrupa Birliği Adalet Divanı’na (ABAD) götürülerek AB müktesebatına uymadığı gerekçesi ile düşürülmesi riskine karşı AB Birincil Hukuku statüsü kazanması bizler açısından son derece önem taşımaktadır. Birincil Hukuk sayılmazsa, ileride Türk halkına hak tanıyan maddelerin ortadan kaldırılması olasılığı çok yüksektir.

Halkımızın görüşmeler konusunda endişe duyduğu bir diğer önemli konu da, mülkiyet konusudur. Bu konuda en iyi çözüm toplu tazminat ve mübadele  yöntemleri iken, son dönemlerdeki müzakere sürecinde mülkiyet konularının bireysel boyutta Taşınmaz Mal Tazmin Komisyonu ve mahkemeler tarafından çözümleneceği söylemleri şimdiden huzursuzluklara, emlak piyasasında menfi dalgalanmalara sebebiyet vermektedir. Bazıları birkaç kez göçmen olmuş, bazılarının yukarıda anlattığım gibi evleri yerle bir olmuş, bazıları birkaç el değiştirmeden sonra mal sahibi haline gelmiş onca insan şimdi sahip oldukları ve yerleştikleri mallarda hakları belirsiz kullanıcı durumuna düşürülecek, öncelikli müracaat hakkı bile savaş öncesi sahibine verilecek, kendilerinin sebep olmadığı bir savaş sonucu zaruret neticesi göç edip yeni bir hayat kurmak zorunda kalan insanlarımız sözde “duygusal bağ” kriterine mahkum edilip Rumlara avantaj sağlanacak. Bu durumda, mülkiyet konusu iki halkı yeniden kaosa ve belki de yeni bir savaş ortamına sürükleyecektir. Ayrıca Kıbrıs Türk halkı kurduğu devleti (KKTC) inkar eden, 33 yıllık Cumhuriyeti’nin meşruiyeti sorgulanan, 1963 yılında ortaklık Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Rumlar tarafından işgalini meşrulaştıran ve verdiği tapuları geçersiz sayan bir halk durumuna düşürülecek.

Yeniden, yeniden ve yeniden müzakere masasına oturulurken, herkesin barıştan yana olduğunun ancak Federasyon’un tek çözüm şekli olmadığının, Rumlarla mutlaka birleşme aşkıyla yanmadığımızın, önümüzde alternatif olarak  Tayvan modeli, Cebelitarık modeli ve hatta Konfederasyon modelinin bulunduğunun unutulmaması temennimdir.

Hasibe ŞAHOĞLU | Büyükelçi/Öğretim Görevlisi

Anahtar Kelimeler

İsmail BOZKURT | DÜŞÜNCE ORTAMI | Halkı...
Olası federal devlette anayasal değişikliklerin halkın onayından geçmemesini benim anlamam ve bunu kabullenmem...

Haberi Oku