Aldığımız son duyumlara göre Birleşmiş Milletler ve bazı güçlü devletler   Kıbrıs’la ilgili yeni bir senaryo hazırlığı içindedirler. Rum Yönetimi ile iş birliği içinde Kıbrıs Türk Halkını tuzağa düşürecek bir anlaşmayı gerçekleştirmek için çaba harcamaktadırlar.

 Crans Montana’da müzakerelerin sona ermesinden sonra perde arkasında çabaların devam ettiği, müzakerelerin yeniden başlaması için büyük gayretler sarf edildiği anlaşılmaktadır.  Bu nedenle mart ayından sonra Kıbrıs’ta ciddi gelişmeler olma olasılığı büyüktür.

Yeni gelişmeler bizi nereye götürecek?  Rum kesimiyle varılacak anlaşmanın çok yararlı olacağına, Rumlarla birlikte yöneteceğimiz iyi bir devlete kavuşacağımıza, AB üyesi olacak bu devletin halkımıza barış ve refah sağlayacağına inananlar vardır. Buna karşılık Kıbrıs’ın Büyük Orta Doğu Projesine (BOP) dahil devletlerden biri olduğu, varılacak anlaşmanın projeye dahil diğer ülkeler gibi Kıbrıs’ta da felaketlere neden olacağı öne sürülmektedir. Acaba bu görüşlerden hangisi doğrudur? Bir anlaşma durumunda Kıbrıs Türk Halkı, AB üyesi huzurlu bir devlete mi kavuşacaktır? Yoksa Suriye ve diğer Orta Doğu ülkeleri gibi çözümsüz bir felaket içine mi girecektir?

Rum kesimiyle varılacak anlaşmanın Kıbrıs’a barış ve refah getireceğine inananlar bu anlaşmanın gerçekleşmesi için her imkanın zorlanması gerektiğini düşünmektedirler ve Türk tarafını daha büyük tavizler vermeye zorlamaktadırlar. Karşı görüşte olanlar ise Annan Planı doğrultusunda bir anlaşmaya varılması halinde Kıbrıs’ta bir iç savaşın çıkacağına kesin gözüyle bakıyorlar. Bunun nedeni kurulmak istenen federal devletin her dairede kavga içinde bir yönetim oluşturacak olmasıdır. Diğer neden ise mülkiyet sorununun bireysel yöntemle yani iki halkın karşılıklı davalaşması ile çözülmesinin içinden çıkılmaz çatışmalara neden olma olasılığıdır.

Sn. Rauf Denktaş’ın açıklamalarına göre Annan Planındaki koşullar   Kıbrıs Türklerinin büyük mağduriyetine neden olacaktı. Daha sonra devam eden müzakerelerde bu koşullar değişmemiş aksine Kıbrıs Türklerinin aleyhine daha da ağırlaştırılmıştır. Dolayısıyla bugün bir anlaşamaya varılması halinde mevcut barış ortamının sona erme ve iç savaş çıkma olasılığı büyüktür.

Bu farklı ve zıt görüşleri inceleyince yakın bir gelecekte bir yol ayırımına geleceğimizi anlarız. Karşımıza çıkan hatalı yolu seçmemiz halinde büyük felaketlerle karşılaşmamız söz konusu olacaktır.

Bu nedenle vatansever halkımızı bu iki olasılığı dikkatle incelemeye ve doğru yolu seçmeye davet etmek istiyoruz.
 
TMT, tarihi görevini yerine getirmeye çalışmaktadır.

Karşı karşıya olduğumuz bu yol ayırımında   Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) halkımızı bilgilendirme ve tehlikeler konusunda uyarma gereği duymaktadır.

Genç nesillere anımsatmak isteriz ki TMT 1958 yılında Rum faşizmine karşı mücadele etmek için kurulmuş bir Kuvayi Milliye örgütüdür. O günlerde faşist Rum halkı terörist EOKA örgütünü kurmuş, Akritas etnik temizlik planını hazırlamış ve Kıbrıs Türklerini yok etme girişimlerini başlatmıştı. Ülkemizin bir avuç vatanseveri Anavatan Türkiye ile birlikte direnişe geçerek   TMT’yi kurmuştur.  TMT’nin etkili   mücadelesi sayesinde halkımızın yok olması önlenmiş ve özgür bir devlete kavuşmamız sağlanmıştır. Bu mücadele olmasaydı Kıbrıs’ın ikinci bir Girit olması kaçınılmazdı.
Mutlu Barış Harekatından sonra Kıbrıs Türk Halkı tarihte yaşadığı en huzurlu dönemi yaşamaya başlamıştır.  Kurmayı başardığı KKTC dünyanın en demokratik devletlerinden biridir. Dünyanın en barışsever halklarından biri olan Kıbrıs Türk Halkının başka halkların toprağında gözü yoktur. Başka halklardan üstün olma gibi bir iddiası da yoktur.

Buna karşılık Kıbrıs Rum Halkı faşist bir halk olmanın tüm özelliklerini taşımaktadır. Dinsel ve ırksal özellikler taşıyan kendine özgü faşist bir karaktere sahiptir. Rum halkı kedini diğer uluslardan üstün görmekte ve sürekli olarak topraklarını genişletme ideali ile yaşamaktadır. Barış Harekatında askeri üstünlüğe rağmen onlara adanın 2/3 sini bırakan, kendi devletlerini özgürce yaşatma ve geliştirme olanağı tanıyan Türkiye’ye ve onun insancıl Başbakanı Bülent Ecevit e teşekkür edeceklerine barış ortamını bozmak ve tüm adaya egemen olmak için mücadele etmektedirler.

Kıbrıs Rum Halkı faşizmin dünyada sevilmeyen bir ideoloji olduğunun farkındadır. Bu nedenle faşist karakterini kamufle etmeye çalışmaktadır.  1974 de yitirdiklerini geri kazanmak ve Kuzeye tekrar egemen olmak için  bitmez tükenmez bir mücadele içine girdiler. Askeri harcamalara denk bir bütçe ile soğuk savaş ordusu kurdular ve devasa bir tanıtım ve propaganda ile tüm dünyayı ve Kıbrıs Türklerinin bir bölümünü etkilemeyi başardılar.

Rum propagandası bir taraftan kendi faşist karakterini kamufle etmeye çalışırken diğer taraftan özgürlük için mücadele eden vatansever Türkleri faşist gibi göstermeye çalışmaktadır.

Annan Planı, ve onu izleyen tüm anlaşma taslakları Rum soğuk savaşının etkisi altında hazırlanmıştır. Bu taslakları dikkatle inceleyen herkes Kıbrıs Türk Halkını tuzağa düşürmek için hazırlanmış hileli metinlerden başka bir şey olmadıklarını görür.

Geçmişte halkımızın yok olmasını önlemede en büyük görevi üstlenmiş TMT, bugün Rum faşizminin hileli bir anlaşma ile halkımızı yok etme girişimi içinde olduğu kanısındadır. Bu nedenle tekrar halkımızı bilgilendirme ve varoluş mücadelesi verme gereği duymaktadır.

Vatansever halkımızdan beklentimiz anlatacağımız sorunları tarafsız bir gözle değerlendirmesi   ve karşı karşıya olduğumuz tehlikeleri görerek doğru yolu seçmesidir.
 
Kıbrıs, Büyük Orta Doğu Projesine (BOP) dahil devletlerden biri mi?

Halkımızın ciddi bir tehlike karşısında olduğunu düşünmemizin nedenlerinden biri Büyük Orta Doğu (BOP) projesi ve bu projenin uygulandığı ülkelerde ortaya çıkan durumlardır.

Yaptığımız araştırmalarda Kıbrıs’ın 2000’li yıllarda George W. Bush Yönetimi tarafından hazırlanan Büyük Orta Doğu projesine dahil devletlerden biri olduğunu saptamış bulunuyoruz.   Kıbrıs projeye dahil devletler arasında ön sıralarda yer almaktaydı.

BOP projesi, bu devletlerde mevcut sorunları giderme ve onları daha demokratik, ABD ile daha uyumlu hale getirme amacını taşıyordu. Ne var ki dikkatli bir gözlem ilk anda iyi niyetli gibi görünen görüşün   çok farklı sonuçlara neden olabileceğini gösteriyordu.

Örneğin Suriye’de öğrenciler demokrasi talebiyle sokağa döküldüler. Halbuki bu eylemin çok farklı sonuçlara neden olabileceğini tahmin etmek mümkündü. Nitekim sonuç felaket olmuştur. BOP ülkeleri arasında yer aldığı halde felaketten kurtulan tek ülke Kıbrıs oldu. Bunun nedeni ne olabilir dersiniz?

Kıbrıs’ta karşı karşıya olduğumuz sorunlardan biri mülkiyet sorunudur. BOP projesi diğer sorunların yanı sıra bu sorunu da çözme vadiyle ortaya çıktı.  Ancak çözme yönünde atacağı adımların bir iç savaşa neden olma olasılığı vardı. Saf bir kısım Kıbrıslı Türkler dışında tüm dünya Annan Planı ve diğer taslaklarda benimsenen bireysel yöntemle mülkiyet sorununun çözülmesinin bir iç savaşa neden olacağını görüyordu. Rum yönetimi bu iç savaşı göze alamadı ve Annan Planı referandumunda U dönüşü yaparak Plana karşı çıktı. Böylece Kıbrıs Türk Halkı (BOP) felaketinden kurtulmuş oldu.

Annan Planının reddinden sonra Rum Yönetimi mülkiyet sorununun bireysel yöntemle çözülmesinde ısrar etmeye devam etmiştir. Bu yöntemle Kuzeyi tekrar ele geçirme olanağına kavuşacağına inanmaktadır. Ancak bu yöntemin iç savaşa neden olacağını da bilmektedir. Bu nedenle Türkiye’nin müdahale etmeyeceğinden emin olduktan sonra anlaşmanın uygulanmasını istemektedir. Türk askerinin tamamen çekilmesini ve Türkiye’nin garanti hakkının ortadan kalkmasını bir ön koşul olarak talep etmesinin nedeni budur. Kıbrıs Türklerinin aşırı derecede saf olan bölümü ise Rum Yönetiminin niçin bu konularda ısrarlı olduğunu anlayamamakta ve bu konuları müzakere etmeyi kabul etmektedir. Karşı karşıya olduğumuz tehlikelerden biri budur.

Diğer tehlike ise şudur: Her gün dünyamızda askeri güç dengesi değişmektedir. Rum Yönetimi değişen koşullarda Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale edemeyecek konuma geldiği kanısına varabilir. O zaman ön koşul veya başka herhangi bir koşulda ısrar etmeden harekete geçebilir. Önce anlaşmanın imzalanmasını sağlayacak ve sonra da mülkiyet sorununun bireysel yöntemle çözülmesine yani kontrollü iç savaşa start verecektir. Böylece Kıbrıs’ın Suriye’ye dönüşeceği adımlar atılmış olacaktır.

Bu gerçekleri her vatansever Kıbrıs Türkünün araştırıp değerlendirilmesini bekliyoruz. Halkımızın varlığı ve geleceği buna bağlı olabilir.
 
Mülkiyet sorununu bireysel yöntemle çözmeye çalışmak iç savaşa neden olacak mı?

Dünyada savaşlardan ve toplu göçlerden sonra mülkiyet sorunu her zaman iki devlet arasında yapılan bir anlaşma ile yani toplu (global) olarak çözülmüştür. Bunun nedeni savaşlar ve toplu göçlerde kusurun bireylerde değil devletlerde veya siyasilerde olmasıdır. Kurtuluş savaşından sonra Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan nüfus ve mal mübadele anlaşması böyle bir sorunu çözen en güzel örnektir. Bu anlaşma nedeni ile Atatürk’ün dünyanın en barışsever devlet başkanı olduğu kabul edilmiştir. Maalesef Rum Yöneticilerin aklında böyle bir barışın izi yoktur.

Kıbrıs gibi 1963’den beri halkımızın ayrı bir hukuk düzeninde yaşadığı ve 1974’den sonra KKTC de herkesin farklı mülkiyet haklarının oluştuğu bir ortamda mülkiyet sorununun bireysel olarak çözümü doğru olamaz. Mülkiyet sorununun bireysel çözümü bu malların eski ve yeni sahiplerinin aralarında davalaşarak sorunu çözmeleri demektir. KKTC’deki taşınmaz malların %80 inden fazlasında Rumların eski tapuları vardır. Aynı taşınmaz mallar üzerinde KKTC tapuları da mevcuttur. Zaman içinde KKTC tapularında devirler olmuş ve yeni hak sahipleri ortaya çıkmıştır. Bu koşularda taşınmaz mal sahiplerinin %80 inin önce bir Komisyonda sonra Mahkemelerde boğuşarak mülkiyet sorununu çözmeleri mümkün olabilir mi?

Terhis olan Rum askerlerine görev silahlarının zimmetlendiğini, yani Rum kesiminde para militer bir güç oluştuğunu dikkate alan herkes başlayan çatışmaların hangi noktalara varacağını tahmin edebilir. Gerçekte bu koşullarda mülkiyet sorununun barışsever ortamda çözülebileceğini düşünen hiçbir uzman veya vicdanlı kişi yoktur.

Kıbrıs’ta mülkiyet sorununun bireysel yöntemle çözülmesine Kurucu Cumhurbaşkanımız Sn. Rauf Raif Denktaş karşı çıkmıştı.  Buna rağmen Rum Yönetimi ile anlaşan güçlü devletler bu yöntemi Annan Planına koydular. Daha sonra planı izleyen tüm müzakerelerde bu yöntem değişmeden yer almıştır. Sadece ayrıntılarda değişiklikler olmuş ve konu daha karmaşık ve içinden çıkılmaz hale getirilmiştir.  Yoğun faşist Rum Propagandası nedeniyle bu yöntemin sakıncalarının Türk kesiminde tartışılıp anlaşılması  önlenmiştir. Maalesef Kıbrıs Türk Halkına bu konuyu özgürce değerlendirme fırsatı verilmemiştir.

Kıbrıs’ta iki halktan bireylerin birbirini dava ederek mülkiyet sorununu çözmeleri mümkün değildir. Açıkça görülüyor ki Tunus, Libya, Mısır, Irak ve Suriye’de yaşananlar Kıbrıs’ta da tekrarlanmak istenmektedir. Kıbrıs, Rum faşizminin kontrol edebileceği bir iç savaşa doğru sürüklenmeye çalışılmaktadır.

Her vatansever Kıbrıs Türkünü bu konuda tarafsız bir değerlendirme yapmaya ve gerçeği görmeye davet ederiz.
 
BM Kıbrıs’ta barış sağlayacak bir anlaşma öngörüyor mu?

Guterres çerçevesine göre mülkiyet sorunu Annan Planında olduğu gibi bireysel olarak çözülecektir. Ancak Rum tarafını memnun etmek amacıyla koşullar Rumlar lehine değiştirilmiştir.  Buna göre KKTC de bulunan taşınmaz malların %80 dan fazlasında eski Rum tapuları geçerli olacak, KKTC tapuları mülkiyet ifade etmeyen belgeler haline gelecektir. Böylece Kıbrıs Türk Halkı KKTC’nin legal bir devlet olmadığını kabul etmiş olacaktır. Hazırlanan taslağa göre KKTC tapusu olan Türklerin mallar üzerinde sadece kullanıcı hakları olacaktır. İki toplumun bireyleri karşılıklı davalaşacaklar ve taşınmaz mal sonuçta iki kişiden birine kalacaktır.

Davayı kimin kazanacağını belirlemek için 23 kriter üzerinde anlaşmaya varıldığı ifade edilmektedir. Bu kriterlerin davaları kolaylaştıracağı ve Komisyonun veya daha sonra Mahkemenin zaman kaybetmeden kolaylıkla karar vereceği öne sürülmektedir. Bu iddianın doğru olmadığı açıktır.  Çünkü kriterler ne kadar fazla olursa davaların o kadar karmaşık ve çözümsüz olacağı bilinmektedir. Kıbrıs Türk halkı aldatılarak bir tuzağa düşürülmek istenmektedir.

Görevi dünyada barışı sağlamak olan bir örgütün 1974’den beri fiilen barış olan bir yerde çatışmayı tetikleyecek böyle bir anlaşmayı onaylaması ve böylece barışa son vermek istemesi düşündürücü değil mi? 

Vatansever Kıbrıs Tük Halkını bu gerçekleri araştırmaya davet ederiz.
 
BM ve Barış isteyen devletlerin KKTC yi tanıması gerekmiyor mu?

Yeni kurulan devletlerin tanınmasına ilişkin ilkeler netleşmiştir. Uluslararası Adalet Divanı 22 Temmuz 2010 tarihinde Kosovanın bağımsızlık ilanının uluslararası hukuka aykırı olmadığına karara verdi ve bu konudaki ilkeleri belirledi. İçtihat haline gelen ilkelere göre KKTC nin Kosovadan ve tanınmış birçok devletten önce tanınması gerekmektedir. O zaman Kıbrısa sonsuza dek barış geleceği açıktır.  Buna rağmen Mahkeme faşist Rum yönetiminin dava  aşamasında çabalarını dikkate alarak karara  aynı ilkelerin KKTCde uygulanmayabileceğini ifade eden bir not düşmüştür. Gerçi bu ifadenin hukukta bir geçerliliği yoktur. Hukukta önemli olan ilkelerdir ve bu ilkelerin her olayda aynı şekilde uygulanması gerekir.

BM,  devletlerin tanınmasına ilişkin ilkeleri KKTC’ye uygulama yönüne gitmemesinin nedeni ne olabilir diye düşünmek gerekir. Bunun anlamı Kıbrıs Türk Halkının saf bir halk olduğunu, faşist Rum Propagandasının etkisinde kalarak özgür devletinden vazgeçebileceğini  dikkate alması  olabilir mi? Diğer bir nedeni  de  Kıbrısın 1974 öncesine gitmesi gereken, iç savaş çıkmasında sakınca olmayan  bir yer olarak görülmesi  olabilir. Hazırlanan taslakların tümünün kavga ile yönetilecek bir devlet ve iki halkı yumruk yumruğa getirecek  koşullar içermesinin başka anlamı olabilir mi? 

BM nin önerdiği anlaşma taslakları  Kıbrısta iç savaş çıkmasına neden olacak koşullar içermektedir.

Vatansever halkımızı bu gerçekleri görmeye ve 1974 de elde ettiği özgürlüğü yitirmemek için önlem almaya davet ederiz.
 
BM, Kıbrıs’ta barıştan yana mı?

BM,  KKTCnin tanınmasını teşvik ederek Kıbrısa sonsuza dek barış gelmesini sağlayabilirdi. Bunu yapmayıp kavga içinde bir yönetim ve iki halkın birbirinin boğazına sarılmasını gerektiren  anlaşma koşulları önermesi düşündürücüdür. Bunun yanı  Kıbrısla ilgili verdiği kararlar ve eylemler de kaygı vericidir. Bilindiği gibi  BM in Kıbrıs’ta UNFICYP denilen askeri bir birliği bulunmaktadır. 1964 yılında Kıbrıs’a gelen bu birliğin görev süresi her altı ayda bir uzatılmaktadır. Güvenlik Konseyi başka hiçbir yerde bu kadar uzun süre asker bulundurmamıştır. Bu askeri birlikle ilgili alınan kararları incelediğimiz zaman Güvenlik Konseyinin  Kıbrıs konusunda hiç de tarafsız olmadığını görürüz. Daha da ileri giderek   Kıbrıs Türklerinin eşitliğinden rahatsız olduğunu ve bunu değiştirerek Rum egemenliğinde bir ada oluşturmak istediğini anlarız.  Büyük bir olasılıkla Kıbrıs için öngörüsü ikinci bir Batı Trakya olmasıdır.

BM askeri birliği 1964 de Kıbrıs Türklerine yapılmak istenen katliamları önleme amacıyla Kıbrıs’a gönderilmişti.  Buna rağmen hiçbir katliamı önlememiş aksine barış ortamının bozulmasına katkıda bulunmuştur.

1964 de Kıbrıslı Türklere yapılan katliamları önlemek için Kıbrıs’a gönderilen birlik suçlu faşist Rum yönetimini yasal bir devlet olarak tanıma fonksiyonu ifa etmiştir.  Böylece Kıbrıslı Türklere faydadan çok zarar vermiştir.  1960 Anayasasında mevcut iki halkın eşitliği ilkesini bozmuş ve Kıbrıs sorununun çözümsüz hale gelmesine katkıda bulunmuştur.   

BM askerlerinin katliamları önleme şöyle dursun birçok olayda Rum teröristlere yardımcı olduklarını da biliyoruz. Örneğin İkinci Barış harekâtında faşist Rum birlikleri Gazi Mağusa’ya saldırmaya hazırlanırken BM askerleri mücahitlerin savunmasını engellemeye çalıştılar. Böylece şehrin düşmesine yardımcı olmak istediler. Taşkent köyünde daha ileri gittiler. Mücahitlerin silahlarını toplayıp onları Rumlara teslim ederek katliama yardımcı oldular.  Bunu başka yerlerde de tekrarlamak istediler.  Mücahitlerin uyanık olması ve yapılan önerileri   reddetmesi, bunun yanı sıra Türk ordusunun süratli hareket ederek teröristlere fırsat vermemesi nedeniyle katliamlar önlenebilmiştir.

Taşkent köyünde gerçekleşenler ve diğer yerlerde gerçekleştirilmek istenenler 1995 de Serebrenitsada yapılanların aynıdır. BM in bu cinayetlerin işlenmesine katkısı ve dolayısıyla sorumluluğu vardır. Buna rağmen, özür dileme ve tazminat ödeme yönüne gitmemiştir. Kıbrıs Türklerinin saflığından yararlanarak işlenen suçlardaki sorumluluğunu unutturmaya çalışmaktadır.

BM askeri birliğinin1974’den sonra Kıbrıs’ta barışa katkıda bulunmadığı açıktır. Çünkü Kıbrısa barışı getiren ve devamını sağlayan Türk ordusudur. BM askeri birliğinin  Kıbrıs’ta görev yapmaya devam etmesinin amacı 1974’de Kıbrıs’a barış gelmediği propagandası  yapan Rum yönetimine  yardımcı olmaktır. Böylece BM  Güvenlik Konseyi Kıbrısta Rum faşizmine destek olmaya çalışılmaktadır. Dünyanın birçok yerinde savaşlar olurken müdahale etmeyen Güvenlik Konseyinin, 1974’den beri tek silah atılmayan bir yerde faşist bir yönetimi  desteklemek için askeri birlik bulundurması ve bulundurmaya devam etmesi düşündürücüdür.

Her Kıbrıs Türkünü ve her vicdanlı insanı bu durumu değerlendirmeye, BM veya diğer bazı güçlü devletlerin mevcut barıştan rahatsız olabileceklerini, Kıbrıs Türklerinin saflığından yaralanarak Kıbrıs’ı, Türklerin yok olacağı bir iç savaşa sürüklemek isteyebileceklerini düşünmeye davet ederiz.
 
Rum Yönetimi Kıbrıs Türklerini yok etmek için etnik temizlik planları hazırladı mı?

Kıbrıs Türk gençleri Kıbrıs’ta en ağır insanlık suçlarının işlendiğini bilmiyorlar. Çünkü devasa faşist Rum Propaganda örgütü bu gerçeklerin öğrenilmesini engellemektedir. Kıbrıs’ta hazırlanan ilk etnik temizlik planı Akritas planıdır.1960’lı yıllarda Kıbrıs Türklerini kısmen öldürerek kısmen korkutup kaçırarak Rum faşizminin Kıbrıs’a egemen olma planı idi. Özetle Girit’te olanların aynını Kıbrıs’ta da yapmayı amaçlamaktaydı.
 
Rum siyasi liderler bu planı hazırladıklarını inkar etmiyorlar. Hatta planı hazırlamanın kahramanlık olduğunu düşündükleri için yazdıkları anılarda plana gönderme yapmayı ihmal etmiyorlar.
 
Hitler Almanya’sı “soykırım” suçunun mucidi ve failidir. Yunanlılar ise “etnik temizlik” suçunun mucidi ve faili olarak kabul edilirler. “Soykırım” bir halkı toptan yok etmeyi amaçlar. O halktan bireylerin kaçmasını da engeller. “Etnik temizlik” ise kısmen öldürmeyi, kısmen korkutup kaçırmayı amaçlar. Her iki suç da insanlığa karşı işlenen en ağır suçlardır.
 
Kıbrıs Rum Yönetimi hazırladığı Akritas Planını uygulayarak 1963, 1964 ve 1967 yıllarında Kıbrıslı Türklere karşı saldırılar gerçekleştirdi. Bu saldırılar TMT nin direnmesi ve anavatanımız Türkiyenin yardımları sayesinde önlendiği için başarılı olamayıp teşebbüs halinde kaldı. Her saldırıda anavatanımız, Rum Yönetimine saldırılara devam edilirse Kıbrıs’a müdahale edileceği uyarısında bulundu. Bunun üzerine ikinci etnik temizlik planı olan İfestos planı hazırlandı. Bu plan “Türkiye, Kıbrıs Türklerini kurtarmaya gelirse kurtaracak Türk bulamamalı” yani Kıbrıs Türklerini toptan yok etme planı idi.
 
20 Temmuz 1974 de Türkiyenin son derece haklı ve legal müdahalesine karşı Rum silahlı güçleri saldırıya geçti. Ancak bunu yaparken İfestos planı yani Kıbrıs Türklerini toptan yok etme planı da uygulanmaya başlandı. Bu nedenle tüm Türk bölgeleri kuşatıldı. Bu saldırılar, örneğin Mağusa kuşatması, Serdarlı saldırısı, Taşkent, Muratağa, Atlılar katliamları bireysel kararla gerçekleşmiş değildir. Tümü İfestos planının uygulanması idi. Türk ordusunun süratli hareket etmesi nedeniyle bu plan da teşebbüs halinde kalmıştır. Türk ordusunun özgürlüğe kavuşturduğu bölgelerde kalan Rum halkına aynı muamelenin yapılmasından korkulduğu için katliamlar durmuş ve böylece Kıbrıs Türklerinin yok edilmesi önlenmiştir.
 
İfestof planını öğrenmek isteyenler Kıbrıs Rum Meclisinde yapılan bir soruşturmanın zabıtlarını inceleyebilirler. Orada bir Yunanlı Albay niçin Türk ordusuna karşı savaşmak için Çıkarma bölgesine gitmediklerini, Kıbrıs Türklerinin yaşadığı bölgelere saldırdıklarını anlatmak için bu konuda bilgi vermiştir.
 
Sırp yöneticiler Bosna da katliam yapmakla suçlanmakta ve Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanıp mahkum edilmektedirler. Bu davalarda Mahkemeye yazılı bir delil örneğin katliam planı sunulabilmiş değildir. Halbuki Kıbrıs’ta etnik temizlik suçunu kanıtlayacak yazılı planlar vardır. Bu planlarla Kıbrıslı Rum Yöneticileri mahkum etmek çok daha kolaydır. Buna rağmen Rum Yöneticiler aleyhine hiçbir suçlama yapılmamıştır.
 
Başta öğretmenler olmak üzere Türk aydınlarının bu gerçekleri dile getirerek planları hazırlayan ve hazırlatanların Uluslararası Ceza Mahkemesinde yargılanmasını talep etmesi ve böyleceKKTC’nin tanınması için bir zemin hazırlaması gerekirken bu konu ile ilgilenmemeleri büyük eksikliktir. Bu ihmalleri nedeniyle bir gün vatan elden giderse çekecekleri vicdan azabı büyük olacaktır.
 
Rum yönetiminin geçmiş katliam girişimlerinin tüm dünyaya duyurulması önemlidir. Çünkü bugün dolaylı yöntemlerle, hileli bir anlaşma ile yine aynı sonuca varılmak istenmektedir.
Her Kıbrıs Türkünü ve her vicdanlı insanı bu gerçekleri araştırmaya ve Rum Yönetimin katliam planlarını dünyaya duyurmaya davet ederiz. Ancak böyle bir tanıtım  sayesinde  tekrar etnik temizlik tehlikesiyle  karşılaşmamız önlenebilir.
 
Kıbrıs Rum halkı faşist mi?

Rum Yönetimi kendisine bağlı medya kuruluşları ile TMT’yi itibarsızlaştırma çabası içindedir. KKTC’deki bazı yazarlar da bu kervana katılarak TMT’yi, sağcı, faşist ve terörist EOKA benzeri bir örgüt olarak tanıtmaktadırlar. Daha da ileri giderek TMT’yi   EOKA dan da daha olumsuz bir statüye koymaya çalışanlar vardır. Onlara göre EOKA İngiliz Emperyalizmine karşı özgürlük mücadelesi vermiştir. TMT buna benzer bir mücadele vermediği için EOKA kadar saygın bir örgüt değildir. Kıbrıs sorununu bilmeyen gençlerin beyni böyle yalanlarla doldurulmaktadır.

Gençleri bu yanlışlardan korumak için geçmişe giderek bazı gerçekleri vurgulamak isteriz. Basit bir inceleme Rum siyasilerin faşist karaktere sahip olduğunu; EOKA’nın faşist ve terörist bir örgüt olarak kurulduğunu anlamamıza yeterlidir.

EOKA bazı yazarların iddia ettiği gibi İngiliz emperyalizmine karşı özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi vermiş bir örgüt değildir. İkinci dünya savaşından sonra İngiltere İmparatorluğu tüm kolonilerinden çekilmekteydi. Kıbrıs’tan da çekilme kararı almıştı. Rum siyasilerin basit bir diplomatik mücadelesi İngiliz yönetiminden kurtulmak veya bağımsızlığı erkene almak için yeterli idi.   Buna rağmen 1955 de EOKA terörist örgütü kuruldu ve suikastlarla insanları öldürmeye başladı.

EOKA’nın kurulma nedeni yeni devlette Kıbrıs Türkleri ile Rum soluna söz hakkı vermemek ve yeni devleti doğrudan Yunanistan’a bağlamaktı. TMT ise bu faşist ve terörist örgütün Kıbrıs Türk Halkını yok etmesini önlemek ve halkımızın özgürlüğe kavuşmasını sağlamak için kurulmuştur.

 TMT Atatürk ilkelerini benimseyen bir Kuvayı Milliye örgütüdür. Halkımızın yok edilmesini önleme ve özgür yaşamasını sağlama  amacı taşımaktadır. TMT dünyanın en saygın kurtuluş örgütlerinden biridir.

Rum Yönetimi ise faşist bir yönetim  olmanın tüm özelliklerini taşımaktadır. Rum halkını  asla Kıbrıs Türkleri ile eşit görmemektedir. Kurulacak devleti Kıbrıslı Türklerle ortak yönetme gibi bir düşüncesi yoktur. Tek düşüncesi iyi görünerek ve aldatarak Kıbrıs Türklerinin özgür devletini yani KKTC’yi ortadan kaldırmaktır.  Halbuki barışın güvencesi iki halkın karışık değil ayrı, ayrı ve yan yana kendi devletlerinde  yaşamasıdır.

Tüm Kıbrıs Türk vatanseverlerini bu gerçekleri görmeye, faşist Rum propagandasına geçit vermemeye ve TMT etrafında toplanmaya davet ederiz.
 
Kıbrıs’ta federal bir devlet kurulabilir mi?

Dünyadaki federal devlet örneklerini incelediğimiz zaman hiçbirinin Kıbrıs koşullarında kurulmadığını görürüz. Geçmişte aralarında savaşlar olmuş iki halkın bir araya gelerek federasyon kurduklarını ve bu federasyonun barış içinde uzun süre yaşadığını gösteren hiçbir örnek yoktur. Samimi  araştırma yapanlar görürler ki Kıbrıs’ta iki bölgeli, iki toplumlu federal bir devlet kurmak iki halkın sürekli kavga içinde olacağı, bu kavganın zamanla iç savaşa dönüşeceği bir devlet kurmak demektir.

1974 ü izleyen yıllarda, karşılıklı göç tamamlanmamıştı. İki halk henüz kendi bölgelerinde kendi devletlerinde barış içinde yaşamaya başlamamıştı. İki devlette bölgenin en başarılı demokrasileri kurulabilmiş değildi. O günün koşullarında   BM in Kıbrıs için iki bölgeli ve iki toplumlu federasyon önermesi makul olabilirdi. Ancak bugün aradan geçen uzun zamandan sonra, fiilen iki devlet kurulup  barış içinde yaşatıldıktan sonra, bu devletleri birleştirip kavga içinde bir yönetim oluşturmaya çalışmak iyi niyetli bir yaklaşım olamaz.  Bugün federasyon önermenin amacı Kuzeyi ele geçirmek isteyen faşist Rum Yönetimini tatmin etmek ve güçlü devletlerin bölgedeki çıkarlarına hizmet etmek olabilir.  Bu nedenlerle hileli anlaşmalarla Kıbrıs Türkleri aldatılarak özgür devletlerinden vaz geçirilmek istenmektedir.

Kıbrıs Türklerinin ideali her zaman Kıbrıs’ta siyasi eşitliği sağlamak olmuştur.1960 Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken Kıbrıs Türkleri başarılı oldu ve siyasi eşitlik Anayasaya kondu. Faşist Rum yönetiminin bu eşitliği kabul etmemesi ve Kıbrıs Türklerini azınlık konumuna indirmek istemesi Kıbrıs sorununun temel nedenidir.

Barış harekatından sonra Kıbrıs’ta fiilen iki devlet oluşturularak siyasi eşitlik sağlanmıştır. Dünyadaki tüm devletler arasında siyasi eşitlik vardır. Birleşmiş Milletler Ana sözleşmesi bu ilkeyi vurgular. Ancak siyasi eşitlik ilkesi federasyonlarda geçerli değildir. Bu nedenle  federal devletlerde iki meclis bulunur. Bu meclislerden biri federe devletler arasında eşitliği simgeler. Diğeri ise nüfusa göre oluşur. Yani eşit değildir. Bu nedenle federasyonlarda  kısmen eşitlik olduğu söylenebilir.   Kıbrıs’ta saf Kıbrıs Türkleri aldatılarak kurulacak federasyonda siyasi eşitliğin gerçekleşeceği yalanı söylenmektedir.  Halbuki gerçekte yapılmak istenen anlaşma iki halkı bugün mevcut olan siyasi eşitlikten uzaklaştıracaktır.

Federal bir devlette %80’lik bölüm ile %20’lik bölümün eşit olması mümkün değildir. Bu nedenle eşit olmayı ümit eden Türklerle onları azınlık haline getirmeyi başardığını düşünen Rumlar arasında kavga içinde bir devlet oluşacaktır.

Kıbrıs Türklerine siyasi eşitlik olabileceğini söyleyenlere ve BM uzmanlarına böyle bir eşitliğin anlaşmadan önce sağlanması gerektiği söylenmelidir. Anlaşmadan önce sağlanmayan eşitliğin daha sonra gerçekleşme olasılığı hiç yoktur. Siyasi eşitliği sağlamak için KKTC bağımsız bir devlet olarak tanınmalıdır. Önce Rum devleti ile aynı statüye getirilmeli ve  daha sonra müzakereler yapılmalıdır. Bu nedenle Rum Yönetiminin herhangi bir müzakereye başlamadan önce KKTC’yi yasal bir devlet olarak tanıması talep edilmelidir.

İki devletin bir birini tanıdıktan sonra müzakere yapması dışında yapılacak herhangi bir müzakere ve varılacak herhangi bir anlaşmanın  ismi ne olursa olsun kavga içinde bir yönetim oluşturması ve Kıbrıs Türk Halkını azınlık haline getirmesi kaçınılmazdır.

Bu gerçekler ışığında KKTC’yi sonsuza dek yaşatmak bizim biricik idealimiz olmalıdır. Halkımızın yok olmasını önleyecek ve barış içinde yaşatacak başka bir ideal yoktur.

Kıbrıs Türk vatanseverlerini bu gerçekleri görmeye ve KKTC’yi yaşatmak için mücadele etmeye davet ederiz.

Rum propagandası etkili mi?

Faşist Rum Yönetimi 1974’den sonra terörizmle veya katliamlarla Kıbrıs’ı ele geçiremeyeceğini anlamış, tanıtım ve propaganda ile amacına ulaşma çabası içine girmiştir.  Edindiğimiz bilgilere göre bu amaç için bir orduyu besleyecek kadar büyük bütçe ayırmış ve son derece profesyonel kadrolar oluşturmuştur. Bu bütçenin bir bölümü Kuzeye akıtılmaya başlanmıştır. En iyi yazarlarımızın bir bölümü faşist Rum propagandasını destekleyen yazılar yazmaya başlamışlardır. Kıbrıs Türk Halkının özgür devletini ortadan kaldıracak ve iki halkı karışık halde yaşatıp Kıbrıs Türklerini azınlık hale getirecek görüşler savunmaya başlamışlardır.  Yapılan uzun süreli propaganda sonunda Türkler arasında   kendine solcu, barışçı ve ilerici diyen, fakat gerçekte Rum milli tezini benimseyip destekleyen bir kesim oluşmuştur.

 Rum propagandası o kadar başarılı oldu ki halkımızın bir bölümü 1974 de gelen barışın barış olmadığını düşünmeye  başladı. 1974’den sonra özgür bir devlet olmanın tüm olanaklarına kavuştuğu halde bunun değerini takdir edemedi. KKTC den  vazgeçse bile özgür devlet olanaklarının devam edeceğine hatta daha iyi duruma geleceğine inandı. Bu kesim Kıbrıs’ta geçmişte meydana gelen olayları unuttu.  Rum yönetiminin işlediği insanlık suçlarını göremez hale geldi. Rum halkının faşist karakterini ortaya çıkarmaya çalışacağına kamufle etmektedir.

1974’de gelen barışı bozmanın barış olduğu, Rum faşizminin propaganda görüşlerini savunmanın faşizme karşı gelmek olduğu  iddia edilmektedir. Bunlar Kıbrıs Türkünün yok olmasına neden olacak görüşlerdir.

Vatansever Kıbrıs Türk Halkını bu gerçekleri araştırmaya  geçmişte ve bugün Rum faşizmine karşı mücadele etmiş TMT ile birlikte hareket etmeye davet ederiz.
 
Rum faşizmi değişebilir mi?

Rum halkını tarafsız ve bilimsel bir gözle inceleyenler bu halkın ilginç özelliklerini görürler. Kıbrıs Rumları kendine özgü “sui generis”, dinsel duygular içinde ırkçı bir halktır.

Bu karakter sağ sol, fakir zengin, eğitimli eğitimsiz tüm Kıbrıs Rum Halkında vardır. Elam gibi örgütler sıra dışı olmayıp genel kültürü yansıtmaktadır. Diğer kurumlardan farkları niyetlerini daha açıkça ifade etmeleridir. Rum Hükümetleri de doğal olarak bu kültür doğrultusunda hareket etmektedir. Rum sağı ile Rum solu arasında tek fark Rum sağının Kıbrıs Türklerini  savaşarak yok etmek istemesine karşılık, Rum solunun aldatarak azınlık haline getirmek istemesidir. Azınlık durumu da en iyi olasılıkla  Batı Trakya ya benzeyecektir. Kıbrıs Rum solcularını samimi bir şekilde sorgulayanlar bu niyetlerini açıkça görebilirler.

Kıbrıs Türkleri arasında  kendine solcu, ilerici, barışsever diyen bir kesim Rumların da zaman içinde değişebileceğini ve ortak devletin birlikte yönetilebileceğini zannetmektedir. Halbuki samimi bir araştırma yapanlar faşist Rum karakterinin yüzyıllar içinde oluştuğunu ve değişmesi için yüzyılların geçmesi gerektiğini görürler.

1974 ten sonra Kıbrıs’ta barışı sağlayan iki halkın iki ayrı devlet çatısı altında yaşamasıdır. Bir   anlaşma durumunda faşist karakter canlanacak ve gittikçe artarak çatışmalara neden olacaktır.  Gözlemlerimize göre Kıbrıs Rumları ile kardeşçe yaşamayı ümit eden Kıbrıs Türklerini büyük hayal kırıklıkları beklemektedir. Bu gerçeği anlamak için güneyde yaşamayı denemeleri yeterli olabilir.

Kıbrıs Rumlarını tanıyanlar bilirler ki 1974’de kendilerine göre Kıbrıs’ı haksız yere işgal eden Türkiye’yi destekledikleri ve Kuzeyde terk edilen serveti paylaştıkları için Kıbrıs Türklerini asla affetmeyeceklerdir. Sıradan bir Kıbrıs Rumunun kafasında Kıbrıs Türk erkekleri için inşaat işçiliğinden, kadınlar için ise hizmetçilikten daha iyi bir iş yoktur. Üniversite mezunu kızlarımıza bile önerebilecekleri en iyi iş ev hizmetçiliğidir.  Bu nedenle bir anlaşma durumunda Kıbrıs Türklerinin geleceği Batı Trakya Türklerinden de daha kötü olacaktır. Bunun anlamak için Yunanistan’ın diğer yerlerinde küçük sayılarda yaşayan Türklerin durumuna göz atmak yeterli olabilir.  

Bugün bir anlaşmaya razı etmek için Kıbrıs Türklerinin yüzüne gülmektedirler. Anlaşma imzalandığı ve Türk ordusunun koruması ortadan kalktığı anda her şey değişecektir. Faşist karakterin doğal sonucu budur.

Bu gerçeği anlamak için vatansever halkımızı  Rum karakterini incelemeye davet ederiz.
 
Kıbrıs Türk Halkı aldatılmak istenmektedir.

Rum tanıtım birimleri sürekli olarak KKTC’yi kötüleyen propaganda yapmaktadırlar. KKTC’nin yönetilemeyecek kadar kötü bir durumda olduğu iddia edilmektedir. Halbuki KKTC’yi yönetmek ve sorunlarını çözmek oldukça kolaydır. Anavatan Türkiye güvenlik sorununu çözmüştür. Bütçe açığını da kapatmaktadır. Yapılmak istenen projeler için mali kaynak da sağlamaktadır. KKTC dünyanın en güzel turistik yerlerinden birinde bulunmaktadır. Halkı demokrasiyi benimsemiştir. Böyle bir devletin yönetilemeyeceğini ve mutlaka Rum kesimi ile birleşerek iç savaş içinde bir ülke olması gerektiğini söyleyebilmek için Rum propaganda örgütünün aşırı derecede etkisinde kalmış olmak gerekir.

Kıbrıs Türkleri KKTC ile özgür bir  devletin sağladığı olanaklara kavuşmuşlardır. Kıbrıs Türk halkı aldatılarak devletinden vazgeçirilmeye çalışılmaktadır. KKTC sona erdikten sonra da devlet olanaklarının devam edeceği yalanı söylenmektedir. Böyle bir yalana inanmak için aşırı derecede saf olmak gerekir.

Tüm bu nedenlerle başta öğretmenler olmak üzere KKTC aydınlarını Rum faşizmine karşı direnmeye; Kıbrıs gerçeklerini halkımıza anlatmaya, Kıbrıs Rum yönetiminin maskesini düşürmeye, Kıbrıs Türklerinin aldatılarak içinden çıkılmaz bir tuzağa düşürülmesini engellemeye davet ederiz.

Barış için Kıbrıs Türk halkının varlığını ve özgürlüğünü sağlayan KKTC’nin yaşatılması, Rum Yönetimi Yunanistan’a yakın olduğu gibi ve onun kadar KKTC’nin de Anavatanı Türkiye’ye yakın olması gerektiği görüşündeyiz.

TMT, Rum propaganda örgütlerinin iddia ettiği gibi sağcı veya solcu değildir. Faşist ve terörist EOKA örgütünün Kıbrıs Türk Halkını yok etme girişimi üzerine halkımızın bağrından çıkan bir avuç vatansever tarafından kurulmuştur. Anavatandaki Kuvayi Milliye ordusunun eşi ve benzeridir. Amacı Kıbrıs Türk halkının yok olmasını önlemek ve özgür yaşamasını sağlamaktır. 

TMT bugün halkımızın yeniden tehlikeler karşısında olduğunu görmektedir ve halkımızı bu tehlikelere karşı uyarma gereği duymaktadır. Hazırlanan anlaşma taslaklarının ülkemizi kan gölüne dönüştürebileceği görüşündedir.

Rum faşizmi 1974 de sonra oluşturduğu soğuk savaş birimleri ile Kıbrıs Türk Halkını aldatarak tuzağa düşürme ve yok olacağı bir iç savaşa sürükleme çabası içindedir. TMT, halkımızı bu gerçeği görmeye, varoluş mücadelesine devam  etmeye, özgür devletinden ve Türk ordusunun korumasından asla vaz geçmemeye  davet eder.
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.